PERSONELİ YAŞAT Kİ TURİZM YAŞASIN

PERSONELİ YAŞAT Kİ TURİZM YAŞASIN


Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, yalnızca bir öğüt değil; yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan, bireyi merkeze alan bir yönetim anlayışının ifadesidir. Osmanlı Devleti’nin temel taşlarından biri olan bu ilke, devletin bekasının insan refahına bağlı olduğunu vurgular. Günümüzde ise bu anlayış, yalnızca devlet yönetiminde değil; toplumun temel dinamiklerinden biri olan turizm sektöründe de geçerliliğini korumaktadır. Özellikle asgari ücretin ve geçim koşullarının yeniden tartışıldığı bu dönemde, turizm emekçisinin yaşam standardı sektörel bir başlık olmaktan çıkmış, toplumsal bir mesele hâline gelmiştir.

Turizm, doğası gereği insana dokunan, hizmet ve misafirperverlik üzerinden şekillenen bir sektördür. Otellerin büyüklüğü, mimarisi, pazarlama bütçeleri ya da dijital kampanyalar ne kadar güçlü olursa olsun; başarıyı belirleyen temel unsur, sahada misafire hizmet eden insan kaynağının niteliği ve refahıdır. Başka bir deyişle, turizm; çalışanı yaşatabildiği ölçüde yaşayabilir. Bugün bu yaşatma meselesi; yalnızca motivasyon, eğitim ya da aidiyetle değil, doğrudan geçinebilme, barınabilme ve insanca yaşayabilme koşullarıyla tanımlanmaktadır.

Turizm İnsandır!

GM’in geçtiğimiz yıl yayımlanan 165. sayısında “Turizm İnsandır” ifadesini kullanarak turizmin en büyük varlık sebebinin insana hizmet olmasıyla birlikte en değerli sermayesinin de ona emek veren insanlar olduğuna dikkat çekmiştik. Bu yaklaşım bugün çok daha görünür bir gerçekliğe işaret etmektedir. Çünkü turizmde insanı konuşmak, artık yalnızca hizmet kalitesini değil; yüksek sezonda dahi asgari ücretle yaşam mücadelesi veren emekçilerin koşullarını da konuşmayı gerektirmektedir.

Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği Başkanı Hakan Saatçioğlu’nun bir röportajımızda söylediği şu söz, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Personelinize yatırım yapmazsanız, misafirinize hizmet sunamazsınız.”

Saatçioğlu’na göre bir otelin başarısı yalnızca görsel estetik ya da mimari ihtişamla ölçülmez. Esas başarı, personeline değer veren, onları geliştiren ve aidiyet duygusu kazandıran yöneticiler sayesinde mümkündür. Ancak bugün bu yatırımın en temel başlığı ücret politikalarıdır. Çünkü geçim kaygısının gölgesinde; eğitim, motivasyon ve aidiyet kavramları anlamını hızla yitirmektedir.

Bugüne kadar yaptığımız röportajlarda en çok ön plana çıkan başlık, personelin niteliği ve kalifiye personel sorunu oldu. Turizmcilerin büyük bölümü bu durumu sektörün en büyük yapısal sorunlarından biri olarak tanımlıyor. Yüksek sezon talebine rağmen nitelikli insan kaynağına erişimde yaşanan sıkıntı, sıkça şu cümleyle özetleniyor: “Talep var ama iş gücü yok.”

Bu ifade, sektörün geleceğini tehdit eden daha derin bir sorunla yüzleşmemiz gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Çünkü bugün iş gücü eksikliği yalnızca eğitimle açıklanamaz. Turizm sektöründe uzun çalışma saatlerine rağmen asgari ücret düzeyinde seyreden gelirler, artan kira ve yaşam maliyetleri, sezonluk çalışma belirsizliği ve sosyal yaşamdan kopuş; özellikle genç çalışanları sektörden uzaklaştıran temel nedenler arasında yer alıyor.

Geçim mi, Motivasyon mu? Asgari Ücret Gerçeği

Son dönemde kamuoyunun en önemli gündemlerinden biri asgari ücret tartışmaları. Ancak bu tartışma turizm sektörü açısından yalnızca rakamsal bir artış meselesi değildir. Turizm çalışanları için temel soru; izin günlerinin esnekliği ya da vardiya planlaması değil, ay sonunu nasıl getirecekleridir.

Sektörde uzun yıllardır dile getirilen “motivasyon”, “aidiyet” ve “hizmet kalitesi” kavramları; emeğin karşılığını vermeyen ücret politikaları karşısında giderek zayıflamaktadır. Bugün birçok turizm emekçisi, yoğun sezonda tam kapasite çalışan tesislerde dahi geçim sıkıntısı yaşamaktadır. Bu durum, sektörün sürdürülebilirliği açısından ciddi bir alarm niteliği taşımaktadır.

Sektör temsilcileri kur korumalı sistemin gelirlerini azalttığına, artan maliyet baskılarına, enerji ve girdi fiyatlarına dikkat çekerken; çalışan tarafında ise artan yaşam maliyetleri ücret tartışmalarını kaçınılmaz kılmaktadır. Bu iki gerçeklik arasında kurulacak denge, turizmin geleceğini belirleyecek en kritik eşiklerden biridir.

Sürdürülebilir Turizmin İlk Koşulu: İnsana Yatırım

Turizmin geleceği; yeni yatırımlarda, lüks tesislerde ya da reklam kampanyalarında değil, insana verilen değerde gizlidir. Bu değer ise bugün her şeyden önce emeğin karşılığını verebilen bir ücret politikasıyla ölçülmektedir. Nitelikli personeli koruyamayan, onları motive edemeyen ve yaşam standartlarını iyileştiremeyen bir sektörün uzun vadeli başarı şansı yoktur.

Bugün turizmde sürdürülebilirlik yalnızca çevresel duyarlılıkla değil, insana yapılan yatırımla da doğrudan ilişkilidir. Misafirin gözünde mükemmel hizmet, arka planda mutlu, güvende ve emeğinin karşılığını alan bir çalışanın yansımasıdır.

Elçiye Zeval Olmasın

Turizmin en büyük sermayesi insandır ve personeli yaşatabildiğimiz ölçüde turizmi de yaşatabiliriz. Otel sahibinden komisine kadar sektörün her ferdi bir turizm elçisidir. Eskilerin sözüyle söyleyecek olursak: “Elçiye zeval olmaz.” Turizm elçisi olan emekçilerinize ve en başta kendinize iyi bakın. Elçiye zeval olmasın.


Etiketler