Ne desek klişe, nereden başlasak “yıllardır söylenenler bunlar” denilebilir. Turizm sektörünün belki de en fazla konuşulan ama en az kalıcı çözüme kavuşan başlıklarından biri personel sorunu. Ortada bir suçlu da bir haklı da yok. Boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor; ekonomik koşullardan çalışma düzenine, ücretlerden kariyer beklentilerine, mevsimsellikten yönetim anlayışına kadar birçok başlığın birbirine eklendiği yapısal bir mesele var.
El ayak çekilince, sezon yoğunluğu geride kalınca, aylar boyunca o kaosu göğüsleyen personelle yollar ayrılıyor. Çalışanın öğrendikleri, işletmeye kazandırdığı deneyim, misafirlerle kurduğu ilişki, ekiple oluşturduğu uyum ve binbir emekle kurulan sistem, sonbaharın ortasında sadece bir hatıraya dönüşüyor.
Sonra yeni sezon geliyor. Aynı işletme yeniden ilan açıyor, yeniden görüşme yapıyor, yeniden işe alıyor, yeniden eğitiyor. Yani sektör, her yıl aynı insan kaynağını kaybedip aynı bilgi birikimini yeniden üretmeye çalışıyor.
Bugün tartışılması gereken soru yalnızca “Nitelikli personeli nereden bulacağız?” değil. Belki daha önemlisi şu: Bulduğumuz, yetiştirdiğimiz ve deneyim kazandırdığımız personeli neden sektörde tutamıyoruz?
O Malum Soru: NEDEN?
Turizmin istihdamdaki ağırlığı da küçümsenecek gibi değil. Konaklama ve yiyecek hizmetleri sektörü, bir rekor kırarak ilk kez 1,5 milyon çalışan sayısının üzerine çıktı (TÜİK, Haziran 2026). Turizmde çalışacak personelimiz var ama bizim personel krizimiz her sene derinleşerek büyüyor. Bu işte bir terslik yok mu?
Süleyman Demirel Üniversitesi’nden Sine Erdoğan Mercan ve Gökhan Eker’in, 15 farklı saha araştırmasını tek çatı altında birleştirdiği meta-tematik analizi, turizm çalışanlarının en sık dile getirdiği sorunları frekans sırasına göre ortaya koyuyor. Genel sorunlar temasında en yüksek tekrar sayısına sahip kod “uzun çalışma saatleri” (12 kez kodlanmış); onu “ücret yetersizliği” (10), “taciz” ve “sigorta sorunları” (8’er kez) izliyor. İzin günü bulunmaması, gece vardiyaları ve yetersiz personelle çalışma da listenin üst sıralarında yer alıyor.
Bu tabloyu güncel piyasa verileriyle birleştirmek teşhisi netleştiriyor. Asgari ücret üstü diyerek teklif edilen rakamlar nitelikli personel için komik kalıyor. Departmanlara göre değişse de ortak ses çalışma saatlerinin fazla olması, istisnasız herkesin dile getirdiği barınma problemi ve güvencesizlik. Belki bundan dolayı, panellerde ya da toplantılarda turizme gönül vermiş birçok profesyonelden hep aynı cümleleri duyuyoruz: “Emek yoğun bir sektörüz, insanla iş yapıyoruz, insan olmazsa turizm olmaz…”
Bu konuyla ilgili GM’in sosyal medya platformlarında (bizi takip etmeyi unutmayın!) yaptığımız her paylaşımın altı sektörde çalışan emekçilerin ve profesyonellerin yorumlarıyla doluyor. Sektörden uzaklaşan personelde bir öfke, sektöre girmeye hazırlanan öğrenci ya da gençlerde heves ve kaygı, deneyimli yöneticilerde ise “personele değer verelim” çağrısı hakim.
Personel Az Kazanıyorsa, Bu Mesai Ücretleri Nereye Gidiyor?
Tam bu noktada bir çelişkiden daha bahsetmek isterim, belki de bu çelişkilerin farkına varmak halihazırda uygulanan yöntemlerin bize kâr mı zarar mı getirdiğini anlamamıza yardımcı olur.
Bu sayı için yaptığımız bir ankette (detayları anket sayfalarımızda bulabilirsiniz), “2026 yüksek sezonunda hedeflenen kârlılığınızı en çok hangi kalem eritti?” diye sorduk sektör profesyonellerine. Hem LinkedIn’deki yöneticiler hem de Instagram’daki saha çalışanları aynı yangını işaret etti. Tablonun en tepesinde, kârlılığı adeta yutan %43,5 gibi devasa bir oranla personel ve mesai giderleri duruyor. Neden mi? Çünkü kalifiye eleman bulamıyoruz. Eksik kadroyla, mecburi mesailerle zar zor çevrilen operasyonlar otellerin kâr marjını tüketmiş.
Bu para çalışana gitmiyor değil; yanlış yere gidiyor. Deneyimli kadronun azlığı yüzünden geriye kalan az sayıda kişiye ya da sektöre yalnızca gelir için giren geçici personele ödenen mecburi mesai bedelleri, çalışanı tatmin etmeden kâr marjını eritiyor, sonuçta ne yatırımcı ne de personel kazanıyor
Bazı Sinyalleri Göz Ardı Etmemek Gerekiyor
‘Bir suçlu ya da bir haklı yok’ diye başlamıştık. Burada sistemsel bir kriz, yönetim sürecinde bir eksik ve yıllardır uygulanan faydasız bir tedavi var.
Her iş, fırsatlarıyla, krizleriyle, kattıkları ve götürdükleriyle kendi kitlesini yaratıyor. Turizm sektörü mevcut şartlarla, “sezona gidip 4 ay para kazanalım” diye düşünen, belki sektör için yeterli olmayan, sektörü tanımayan, hatta sevmeyen, sezon ortasında zaman kaybettiren bir kitleden kaçıyor. Nitelikli personel de sektöre güvenmediği, aile hayatını etkilediği, “sezonluk gidip, seneye tekrar bakarız” dedikten sonra kış sezonunda düzenli bir iş bulup riske girmek istemediği için kaçıyor.
Oysa çözüm sanıldığı kadar karmaşık değil: insan kaynağını yıl sonunda kapatılacak bir gider kalemi değil, yıl boyu üzerine yatırım yapılacak bir sermaye olarak görmek. Net bir kariyer yolu, şeffaf bir vardiya ve terfi düzeni, sezon bittiğinde de sürmeye devam eden bir ilişki; bunların hiçbiri devasa bütçeler gerektirmiyor, gerektirdiği şey bir yönetim tercihi. Sektör bu tercihi yapana kadar, her sonbaharda aynı yaprak dökümünü yaşamaya, her ilkbaharda da aynı faturayı ödemeye devam edecek.
Bu yazı GM Turizm ve Yönetim Dergisi’nin 172. sayısında yayımlanmıştır.
Dijital dergi için tıklayın.
